Okul yıllarında tarih sınavlarına çalışırken çoğumuz o altı ilkeyi tek nefeste saymayı ezberledik:
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, İnkılapçılık. Sınav kâğıdına yazıp kapağını kapattığımız bu maddeler, zamanla zihnimizde geçmişte kalmış birer ders başlığına dönüştü.
Fakat bugün başımızı kaldırıp etrafımıza, yaşanan değişimlere ve kendi hayatımıza baktığımızda durum çok farklı. Bu ilkeler aslında tozlu arşiv belgeleri değil; çökmüş bir toplumdan çağdaş bir gelecek çıkarma projesinin canlı pusulası.
Zihni Özgürleştirmek: Laiklik ve İnkılapçılık
Laiklik dendiğinde akla ilk gelen basmakalıp tanım "din ve devlet işlerinin ayrılması" olur. Oysa bu ilkenin merkezinde çok daha temel bir ihtiyaç yatar: Aklın, bilimin ve özgür düşüncenin rehberliği. Bireyin kendi kararlarını kendi aklıyla verebilmesi, dogmaların gölgesinden çıkabilmesi demektir laiklik.
İnkılapçılık ise tam da bu zihinsel özgürlüğün motorudur. Statik kalmayı, "biz böyle gördük" kolaycılığını reddeder. Dünyanın baş döndürücü bir hızla değiştiği bir çağda, geçmişin kalıplarına çakılı kalmadan sürekli kendini güncelleyebilmek, yeniye adapte olmak tam olarak bu ilkenin ruhunu taşır.
Birlikte Yaşama Kültürü: Cumhuriyetçilik ve Halkçılık
Bir toplumda kul değil "yurttaş" olabilmek, karar süreçlerinde söz sahibi kalabilmek Cumhuriyetçilik ile mümkün. Egemenliğin bir kişiye veya zümreye değil, halka ait olması fikri, bireysel özgürlüklerin de en büyük güvencesi.
Halkçılık ise bu yapının harcıdır. Hiçbir kimseye, aileye veya sınıfa ayrıcalık tanınmamasını, kanun önünde Herkesin eşit olmasını savunur. Bugün fırsat eşitliğinden, sosyal adaletten ve liyakatten bahsediyorsak, durduğumuz zemin Halkçılık anlayışının ta kendisidir.
Kendi Ayakları Üzerinde Durmak: Devletçilik ve Milliyetçilik
Savaştan yeni çıkmış, sermayesi ve sanayisi olmayan bir ülkede Devletçilik, toplumu ayağa kaldırmak için zorunlu bir ekonomik modeldi.
Bugünün dünyasında ise bu ilke bize daha geniş bir mesaj veriyor: Stratejik alanlarda güçlü durmak, üretmek ve dışa bağımlılığı azaltmak.
Bu üretme arzusu, Milliyetçilik ilkesiyle birleştiğinde anlam kazanır.
Buradaki milliyetçilik kavramı; ötekileştiren ya da ırka dayanan bir anlayış değil, ortak bir gelecek inşa etme iradesidir. Ülkesini sevmenin en somut yolu, yaptığı işi en iyi şekilde yapmak ve evrensel ölçekte değer üretmektir.
Atatürk ilkeleri duvara asılıp seyredilecek ya da yılda birkaç kez sloganlarla anılacak donuk ilkeler zinciri değil.
Aksine; sorgulayan, üreten, adalete inanan ve yeniliğe açık olan her insanın günlük yaşamında karşılık bulabileceği dinamik bir hayat felsefesi.
Düne ait birer hatıra değil, yarını inşa ederken başvuracağımız temel
birer araç.
U.Ş